NESEL Bilgi Merkezi

Bilinç mi, Veri mi?

NESEL · Düşünce Yazısı ·
İçindekiler
  1. İnsan bir veri işleme sistemi olarak düşünülebilir mi?
  2. İlk yollar neden çok önemli olabilir?
  3. Bir karar gerçekten o anda mı veriliyor?
  4. Din, karar mekanizmasını anlamak için ilginç bir örnek
  5. %50–%50 karar anı
  6. Rastlantı özgür irade midir?
  7. İlaçlar neden önemli bir örnek?
  8. Hafıza kaybolduğunda “ben” neden değişiyor?
  9. “His” gerçekten ayrı bir problem mi?
  10. Beyin devasa veriyi sıkıştırıyor olabilir
  11. Kullanıcı arayüzü altyapıyı göremiyor
  12. Peki “ben” nedir?
  13. Yapay zekâ neden bu tartışmanın içine giriyor?
  14. Bu yaklaşım yaratıcı düşüncesini dışlıyor mu?
  15. Sonuç: Bilinç mi, Veri mi?

İnsan bilincini açıklamaya çalışırken çoğu zaman çok yukarıdan bakıyoruz. “Neden böyle hissettim?”, “Neden bu kararı verdim?”, “Ben kimim?”, “Bilinç nerede başlıyor?” gibi sorular soruyoruz.

Ben ise meseleyi tersinden ele almak istiyorum.

Belki ortada ayrıca açıklanması gereken, fiziksel süreçlerden bağımsız bir “bilinç” yoktur. Belki bilinç dediğimiz şey; sensörlerden gelen verilerin, geçmişte oluşmuş bağlantıların, biyolojik durumun ve daha önce verilmiş sayısız kararın oluşturduğu nihai çıktıdan ibarettir.

Bu düşünceyi materyalist bir dünya görüşünü savunmak için kurmuyorum. İlahi bir yaratıcının varlığıyla da zorunlu olarak çeliştiğini düşünmüyorum. Buradaki soru daha dar:

İnsanın karar verme sürecini açıklamak için ayrıca bağımsız bir “bilinç” mekanizmasına gerçekten ihtiyaç var mı?


İnsan bir veri işleme sistemi olarak düşünülebilir mi?

İnsan vücudunun çevreyi ve kendisini algılamak için çok sayıda sensörü var.

Gözler, kulaklar, deri, burun ve dil en belirgin olanları. Ancak sistem bunlardan ibaret değil. İç organlardan, denge sisteminden, ağrı reseptörlerinden, hormonlardan, kandaki kimyasal değişimlerden ve başka birçok biyolojik süreçten de sürekli bilgi geliyor.

Beyin ise bu verilerin tamamını olduğu gibi “görmüyor”. Bunları işliyor, ilişkilendiriyor, geçmiş kayıtlarla karşılaştırıyor ve daha küçük anlam kümelerine dönüştürüyor.

Akışı en basit haliyle şöyle düşünüyorum:

DIŞ DÜNYA + VÜCUT
        ↓
     SENSÖRLER
        ↓
   ANLIK VERİLER
        ↓
GEÇMİŞ KAYITLARLA KARŞILAŞTIRMA
        ↓
MEVCUT BAĞLANTI YOLLARI
        ↓
OLASI SONUÇLARIN AĞIRLIKLANDIRILMASI
        ↓
       KARAR
        ↓
 YENİ KAYIT / YENİ BAĞLANTI

Bu sistem doğduğumuz andan itibaren sürekli kendisini değiştiriyor.

Dolayısıyla bugün verdiğimiz herhangi bir karar aslında yalnızca “şu anda düşündüğümüz şeyin” sonucu olmayabilir.

Arkasında yıllar boyunca oluşmuş milyonlarca, belki milyarlarca küçük karar ve bağlantı bulunabilir.


İlk yollar neden çok önemli olabilir?

Beyin ilk oluştuğunda bütün düşünce yollarının eşit olduğunu varsayamayız.

Genetik yapı belirli bir başlangıç mimarisi sağlıyor. Ardından ilk duyusal deneyimler, aile, dil, kültür, korkular, ödüller, cezalar ve çevre bazı yolların diğerlerinden daha sık kullanılmasına neden oluyor.

Bir yol ne kadar çok kullanılırsa gelecekte tekrar kullanılma ihtimali de artabilir.

Bunu elektrik devresine benzetiyorum.

Paralel kollarda aynı gerilim altında:

I = V / R

olduğundan düşük dirençli koldan daha fazla akım geçer.

Eğer birçok paralel kolu bir karşılaştırıcıya bağlayıp:

“En yüksek akıma sahip kol sonuç olsun.”

dersek, düşük dirençli yol avantaj kazanır.

Beyindeki “direnç” elbette doğrudan ohmik direnç değildir. Burada bunu bir benzetme olarak kullanıyorum:

DAHA ÖNCE KULLANILMIŞ YOL
          ↓
DAHA GÜÇLÜ BAĞLANTILAR
          ↓
DAHA KOLAY AKTİVASYON
          ↓
TEKRAR AYNI YOLUN SEÇİLMESİ
          ↓
YOLUN DAHA DA GÜÇLENMESİ

Bu nedenle erken dönemde oluşan yollar yalnızca geçmişte kalmış kayıtlar olmayabilir.

Sonraki bütün verilerin yorumlandığı altyapıyı oluşturabilirler.


Bir karar gerçekten o anda mı veriliyor?

Örneğin kendimi İslam inancına mensup biri olarak konumlandırmış olayım.

Yalnız olduğum bir adada önümde yemeğin yanında su ve alkollü içecek bulunduğunu düşünelim.

Benim kararım büyük ihtimalle suyu içmek, alkollü içeceği ise hiç içmemek olacaktır.

Fakat burada gerçekten o anda sıfırdan bir ahlaki değerlendirme mi yapıyorum?

Muhtemelen hayır.

Daha önce oluşmuş bir veri ağı zaten mevcut:

İSLAM'A AİT BİLGİLER
        ↓
ALKOLÜN YASAK OLDUĞU BİLGİSİ
        ↓
"BEN BU İNANCA GÖRE YAŞIYORUM" KAYDI
        ↓
GEÇMİŞ BENZER KARARLAR
        ↓
MEVCUT DURUM
        ↓
SUYU SEÇ

Son kararı “bilincim verdi” demek mümkün.

Ama aynı sonucu şöyle açıklamak da mümkün:

Yeni veri, geçmişte oluşmuş karar ağına girdi ve mevcut yollar içerisinden en yüksek ağırlığa sahip olan sonuç üretildi.

Bu durumda bilinç ayrıca karar veren ikinci bir mekanizma olmak zorunda değil.


Din, karar mekanizmasını anlamak için ilginç bir örnek

Dini inanışlar bu konuda özellikle öğretici olabilir.

İnsanların büyük kısmı doğdukları çevrede baskın olan dini veya kültürel sistemi öğrenerek büyüyor.

Çocuk ilk yıllarında kendisine sunulan dünyanın tamamını bağımsız olarak test edebilecek durumda değildir.

Dolayısıyla ilk veri kümesi oldukça güçlüdür.

DOĞDUĞUN COĞRAFYA
       +
      AİLE
       +
     KÜLTÜR
       +
      DİL
       +
ERKEN DÖNEM EĞİTİM
       ↓
İLK DÜNYA MODELİ

Bu dünya modeli oluştuktan sonra yeni bilgi boş bir sisteme gelmez.

Mevcut sistem üzerinden değerlendirilir.

YENİ BİLGİ
    ↓
MEVCUT İNANÇ SİSTEMİYLE KARŞILAŞTIR
    ↓
   ┌───────────────┐
   │               │
UYUMLU          UYUMSUZ
   │               │
GÜÇLENDİR     YENİDEN YORUMLA
                   │
              ÇELİŞKİ BİRİKİR
                   │
               EŞİK AŞILIR
                   │
               MODEL DEĞİŞİR

Burada kişinin inanç değiştirmesi de mutlaka “bilincin özgürce yaptığı tamamen bağımsız bir seçim” olmak zorunda değildir.

Yıllar boyunca biriken yeni veriler mevcut modelle sürekli çelişmiş olabilir.

Sistem en sonunda farklı bir sonuca ulaşmış olabilir.


%50–%50 karar anı

Bilinç hissinin özellikle kararsız kaldığımız anlarda belirginleşmesi bana ilginç geliyor.

Bir seçeneğin ağırlığı %90, diğerinin %10 ise genellikle:

“Çok düşündüm ve bilinçli karar verdim.”

demeyiz.

Karar zaten kolaydır.

Asıl “ben karar veriyorum” hissi iki seçenek birbirine yaklaştığında güçleniyor.

Örneğin:

SEÇENEK A → %50
SEÇENEK B → %50

Bu noktada çok küçük değişkenler sonucu belirleyebilir.

Geçmişte daha güvenli sonuç vermiş olması, daha sık kullanılmış olması, kişinin o anki korkusu, yorgunluğu, hormonal durumu veya çok küçük nöral farklılıklar…

Sonuç:

%50 A
%50 B
   ↓
KÜÇÜK BİR AĞIRLIK FARKI
   ↓
A = %50,01
B = %49,99
   ↓
A KARARI

Sonra sistem:

“A'yı seçtim.”

diyor.

Belki de “seçmek” dediğimiz şey tam olarak budur.


Rastlantı özgür irade midir?

Burada başka bir problem ortaya çıkıyor.

İki seçenek gerçekten tamamen eşitse sistemdeki küçük rastlantısal farklılık sonucu belirleyebilir.

Fakat rastgelelik de özgür irade değildir.

Bilgisayarda:

if A == B:
    sonuc = random(A, B)

yazabiliriz.

Bilgisayar bundan dolayı bilinçli hale gelmez.

Dolayısıyla insan beynindeki kararların bazılarında rastlantısallık bulunması, tek başına özgür ve bağımsız bir bilinç bulunduğunu göstermez.


İlaçlar neden önemli bir örnek?

Karar mekanizmasının girdilere ne kadar bağlı olduğunu gösteren en çarpıcı alanlardan biri ilaçlardır.

Bazı ilaçlar ruh hali, kaygı, dürtüler, düşünce biçimleri ve davranış üzerinde ciddi değişikliklere yol açabilir.

Bu durumda şu soru önem kazanıyor:

Aynı insan, aynı geçmiş, aynı aile, aynı eğitim ve aynı hatıralara sahipken yalnızca biyokimyasal durum değiştiğinde neden daha önce hiç düşünmediği düşünceleri değerlendirmeye başlayabiliyor?

Akış şöyle olabilir:

AYNI KİŞİ
  +
AYNI GEÇMİŞ
  +
AYNI HAFIZA
  +
FARKLI BİYOKİMYASAL DURUM
        ↓
FARKLI NÖRAL AĞIRLIKLAR
        ↓
FARKLI DÜŞÜNCE OLASILIKLARI
        ↓
FARKLI KARAR

Bu durumda “ben” dediğimiz karar vericinin sabitliği tartışmalı hale geliyor.

Belki “ben” dediğimiz şey zaten o anda çalışan sistemin toplam durumudur.


Hafıza kaybolduğunda “ben” neden değişiyor?

Alzheimer ve diğer nörolojik hastalıklar da bu açıdan düşündürücü.

Kişinin bazı geçmiş kayıtlarına ve bağlantılarına erişimi bozulduğunda yalnızca bilgi kaybolmuyor.

Kendi hastalığına ilişkin farkındalığı, tercihleri, davranışları ve bazen kişiliğinin çeşitli yönleri de değişebiliyor.

Bu durumda:

ESKİ SİSTEM

BELİRTİ
   ↓
GEÇMİŞ HASTALIK BİLGİSİ
   ↓
HAFIZA
   ↓
RİSK DEĞERLENDİRMESİ
   ↓
"İLACIMI ALMALIYIM"

Bağlantıların bir kısmı kaybolduğunda:

BELİRTİ
   ↓
EKSİK VERİ
   ↓
EKSİK KARŞILAŞTIRMA
   ↓
"SORUN YOK"

Aynı insan.

Fakat farklı erişilebilir veri.

Farklı bağlantılar.

Farklı çıktı.

Bu durumda değişmeyen, sistemden bağımsız bir karar merkezini nerede aramalıyız?


“His” gerçekten ayrı bir problem mi?

Bilinç tartışmalarında sıkça şu soru soruluyor:

“Bütün nöral süreçleri açıklasak bile neden bir şey hissediyoruz?”

Ben bu sorunun kendisinin problemli olabileceğini düşünüyorum.

Örneğin korkuyu ele alalım:

TEHDİT
  ↓
DUYUSAL VERİ
  ↓
BEYİNDE TEHDİT ANALİZİ
  ↓
OTONOM SİSTEM
  ↓
KALP HIZI + KAS GERİLİMİ + HORMONLAR
  ↓
BEDENDEN GELEN YENİ VERİLER
  ↓
BEYNİN BU VERİLERİ BİRLEŞTİRMESİ
  ↓
"KORKUYORUM"

Buradaki son satır için neden ayrıca fiziksel süreçlerden bağımsız yeni bir şey arıyoruz?

Belki “korku hissi” dediğimiz şey zaten bu devasa veri akışının sıkıştırılmış çıktısıdır.

Aynı durum acı, huzur, sevgi, öfke veya kırmızı rengi görme deneyimi için de düşünülebilir.


Beyin devasa veriyi sıkıştırıyor olabilir

İnsan vücudunda trilyonlarca hücre bulunuyor.

Bunların tamamının durumu, hormonlar, bağışıklık sistemi, mikroorganizmalar, dış çevre, sıcaklık, ışık, ses, geçmiş kayıtlar ve bunların karşılıklı etkileşimleri düşünüldüğünde olası fiziksel durum sayısı tahayyül edilmesi zor büyüklüklere ulaşıyor.

Beynin bütün mikro durumları tek tek bilinçli biçimde takip etmesi mümkün değil.

Bu nedenle sistem bilgiyi sıkıştırıyor olabilir.

DEVASA BİYOLOJİK DURUM UZAYI
        ↓
MİLYONLARCA ALT İŞLEM
        ↓
VERİ SIKIŞTIRMA
        ↓
"Huzursuzum"
"İyiyim"
"Korkuyorum"
"Güveniyorum"
"İstemiyorum"
        ↓
DAVRANIŞ

Belki “bilinç” dediğimiz kullanıcı arayüzü tam olarak budur.

Sistemin altında olanların çok küçük bir özetini görüyoruz.


Kullanıcı arayüzü altyapıyı göremiyor

Bir bilgisayarın masaüstünde bir dosyaya tıklarken işlemcide gerçekleşen milyarlarca transistor değişimini görmeyiz.

Ekranda sadece:

“Dosya açıldı.”

çıktısını görürüz.

İnsan beyninde de benzer bir durum olabilir.

Alt tarafta:

DUYUSAL VERİLER
+
HAFIZA
+
NÖROTRANSMİTTERLER
+
HORMONLAR
+
ÖĞRENİLMİŞ BAĞLANTILAR
+
BEDEN DURUMU
+
SOSYAL KAYITLAR
+
TAHMİNLER
+
RİSK HESABI
+
SAYISIZ ARA İŞLEM

çalışırken kullanıcı arayüzüne yalnızca:

“Bence bunu yapmalıyım.”

geliyor.

Biz de bu son cümleye “bilinç” diyor olabiliriz.


Peki “ben” nedir?

Bu modelde “ben” sabit bir merkez olmak zorunda değil.

Daha çok sürekli değişen bir durum:

BEN(t) =
genetik başlangıç
+ bugüne kadarki veriler
+ bağlantıların mevcut hali
+ bedenin mevcut durumu
+ o anki çevre

Bir saniye sonra yeni veri gelir:

BEN(t+1) = BEN(t) + yeni veri + yeni bağlantı değişiklikleri

Bu nedenle “ben” sürekli güncellenir.

Çok küçük değişikliklerde aynı kişi olduğumuzu düşünürüz.

Fakat yeterince büyük veri veya bağlantı değişikliği meydana geldiğinde davranışlarımız, inançlarımız hatta kendimiz hakkındaki düşüncemiz değişebilir.


Yapay zekâ neden bu tartışmanın içine giriyor?

Yapay zekâ sistemleri açısından da benzer bir soru ortaya çıkıyor.

Bir sistem:

  • daha fazla veriye erişebiliyorsa,
  • geçmiş verileri daha hızlı karşılaştırabiliyorsa,
  • daha fazla olasılığı değerlendirebiliyorsa,
  • hatalarını düzeltebiliyorsa,
  • kendi önceki çıktılarından öğrenebiliyorsa,

bazı konularda insandan daha iyi karar verebilir.

O zaman soru değişiyor.

Bilinç gerçekten “insana özel bir cevher” midir?

Yoksa yüksek karmaşıklıktaki bilgi işleme sistemlerinin ürettiği bir çıktı mıdır?

Eğer ikinci tanımı kabul edersek, daha gelişmiş bir veri işleme sistemi bazı alanlarda insandan daha “bilinçli” bile görünebilir.

Ancak burada kullandığımız “bilinç” kelimesinin anlamını yeniden tanımlamamız gerekir.

Belki doğru kavram:

yüksek düzeyli bilgi işleme ve karar sistemi

olmalıdır.


Bu yaklaşım yaratıcı düşüncesini dışlıyor mu?

Bence hayır.

Bir mekanizmayı anlamaya çalışmak, o mekanizmanın yaratılmış olamayacağı anlamına gelmez.

Tam tersine, insanın genetik başlangıç koşullarından sensörlerine, sinir sisteminden öğrenme kapasitesine kadar inanılmaz karmaşık bir sistem olması ayrı bir tartışmadır.

Bu düşüncenin dini açıdan benim için ilginç tarafı başka.

Kur’an’da insanın seçiminden söz edilirken aynı zamanda Allah’ın dilemesi, hidayeti ve dalaleti de vurgulanır.

Eğer insanın kararı:

GEÇMİŞ
+
MARUZ KALDIĞI VERİLER
+
KARŞILAŞTIĞI İNSANLAR
+
YAŞADIĞI OLAYLAR
+
MEVCUT BAĞLANTI YOLLARI
        ↓
SON KARAR

şeklinde oluşuyorsa, insanın maruz kaldığı şartlardaki değişiklikler karar yolunu da değiştirebilir.

Bu açıdan ilahi iradeyi yalnızca karar anında sisteme dışarıdan “0” veya “1” yazılması gibi düşünmek zorunda değiliz.

Karşılaşmaların, verilerin, fırsatların ve bütün neden-sonuç zincirinin yaratılması da karar sürecinin parçası olabilir.

Bu düşünce benim dini inancımı reddetmemi gerektirmiyor.

Aksine insanın ne kadar sınırlı, çevresine ne kadar bağımlı ve kendisini ne kadar az tanıyan bir varlık olabileceğini düşündürüyor.


Sonuç: Bilinç mi, Veri mi?

Bugün “bilincimle karar verdim” dediğimiz bir olayın altında belki şu süreç çalışıyor:

GENETİK BAŞLANGIÇ
        ↓
İLK MARUZİYETLER
        ↓
İLK BAĞLANTI YOLLARI
        ↓
TEKRARLAR
        ↓
GÜÇLENEN YOLLAR
        ↓
YENİ VERİLER
        ↓
GEÇMİŞLE KARŞILAŞTIRMA
        ↓
OLASI ÇIKTILAR
        ↓
AĞIRLIKLANDIRMA
        ↓
BASKIN YOL
        ↓
KARAR
        ↓
"BEN KARAR VERDİM"

Belki son kutuyu ayrı bir metafizik olay olarak görüyoruz.

Halbuki o da zincirin bir parçası olabilir.

İnsan beyninin olağanüstü karmaşıklığı, ortaya çıkan sonucun açıklanamaz olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine, belki açıklamanın zor olmasının nedeni sistemin olağanüstü büyüklüğüdür.

Bu nedenle benim için soru artık:

“Bilinç nerede?”

değil.

Daha çok:

“Geçmiş veriler, bağlantılar, biyolojik durum ve anlık girdiler hangi yollar üzerinden birleşerek ‘ben’ dediğimiz nihai çıktıyı oluşturuyor?”

Belki bir gün bu yollar yeterince ayrıntılı çözüldüğünde, bugün “bilinç” adını verdiğimiz gizemin önemli bir kısmının aslında veri, bağlantı ve çıktıdan oluştuğunu göreceğiz.

Bilinç mi, veri mi?

Benim şimdilik vardığım nokta şu:

Belki de bilinç dediğimiz şey, verinin kendisini yorumlayan sistemde bıraktığı en karmaşık çıktıdır.

← Tüm yazılarıma dön